19 Şubat, 2026

RAMAZAN GELDİ HOŞ GELDİ Mİ?


TDK'ya göre şu anlamlara geliyor mübarek: bolluk getiren, bereketli, verimli, kutlu, kutsal, uğurlu.
Şimdi bu Ramazan ayı bolluk, bereket, verim getiriyor mu?
Hayır... Bilakis pek Müslüman esnafımızın kazıkları iyice sivrilttiği, fiyatları köklediği, darlık ayı oluyor.
Geriye kaldı, kutlu, kutsal, uğurlu...
Bu kadar hırsızın, uğursuzun, yalancının, fırıldağın yönetim makamlarında oturduğu ülkede ve din adına konuşan din tüccarlarının muhataplığında, üstelik hepsi de takva Müslüman geçinirken, sen aç kalacaksın, bunlara sövmeyeceksin ve bu kutsal, kutlu, uğurlu ayda oruç tutup ibadet etmiş olacaksın, he mi? Öyleyse İnşallah Allah kabul eder.
Bir de TV'ler var...
Hangi kanalı açsak, güya uhrevi tavır takındığı pişmiş kelle kıvamında sırıtkan, din adamı kılıklı şarlatanların uydurma menkıbelerine, uydurma hadislerine, saçma fetvalarına muhatap olacağız.
Bir de şu konu var; sene boyu işçinin, emekçinin ensesinde boza pişiren, asgari ücrete 12 saat çalıştıran, işçisi kadar bile vergi vermeyen bazı patronlar, ihale vurguncuları, hırsız müteahhitler, 3. sınıf ürünlerden oluşan bir miktar Ramazan paketi dağıtıp sevaba batacaklar, tuttukları veya tutmadıkları oruçlarını İsrail malı hurmayla açıp sevaplarını katlayacaklar, he mi?
Vakit namazı, Cuma namazı kılamayan bazıları da sosyalleşmek amaçlı veya amirinin, siyasi büyüğünün gittiği camilerde görüntü vermek için teravih namazlarına doluşacaklar.
Başka bir kepazelik, lüks otel veya restoranlarda iftar yemekleri...
Siyasiler ve bazıları kesenin ağzını açıp haram ve vurgun paralarıyla gösteriş yemekleri yedirecekler ama o sofralarda gerçekten ihtiyaç sahibi, iftarda yemeğe muhtaç kimsecikler olmayacak.
Tabi siyasilerimiz, belediye başkanlarımız da iftar çadırları kurup, vatandaşın kesesinden güya fakir fukarayı doyurup, propagandalarını yapıp sevaba batacaklar.
Oruç'un kendisine gelirsek..
Günde sadece bir öğün yemek yememeyi ibadet bilip, o öğünü yemeyen ama her haltı yiyen, bunu da ibadet sayan kalabalık bir kesimle yaşıyoruz, bunların riyakarlığı da ayrı sinir ediyor beni...
Neyse...
Ramazanınız kutlu, oruçlarınız kabul olsun.
Fakat şu da unutulmamalıdır; Oruç senede bir ay, bir öğün yiyip içmemek şeklinde bir ritüelken, esas oruç ve ibadet, senede on iki ay kul hakkı, haram yememek, ilkeli, dürüst ve iyi insan olmaktır ki İslam'ın ve bütün ibadetlerin temel amacı da budur. İnanmayan, ama, fakat, filan diyen önce Kuran'ı okusun zaten tartışmaya gerek kalmaz.

15 Şubat, 2026

COĞRAFYA KADER MİDİR?

 Türkiye, Dünya coğrafyasında batının en doğusunda, doğunun en batısındadır.

Bu durumun ciddi avantajları olmasına karşın, değerlendirilemediği için dezavantaja dönüşmüştür.
Bu coğrafya bizim kültürümüze, sosyal ve ekonomik hayatımıza, siyasetimize de yansımıştır.
Mesela siyaset kurumlarımız...
Siyaset, erdemleri, yüksek vasıfları, ahlakı temel alan bir doğu kavramı iken; politika her yolun mubah görüldüğü, entrikaları da içeren bir batı kavramıdır.
Bizimkiler ise yaşadığımız coğrafyanın konumunu yansıtan şekilde, ne batılı ne doğulu olamadıklarından, ne siyasetçi ne politikacı olamıyor, şekilsiz şemalsiz, ilkesiz, kuralsız bir faaliyet yürütüyorlar.
İşin daha garibi, kendimiz olmaktan vazgeçmişken, doğulu veya batılı olmadığımızdan, Ortadoğululuğu çıkar yol görüp, marifetmiş gibi Arapçılığa sarılmışız.
Osmanlı'da Yavuz'a kadar olan dönemde, kendimiz olarak Türk imparatorluğu kurmuş ve dünyanın en güçlü ve gelişmiş devleti olmuşken, Yavuz'la beraber bundan vazgeçilmiş, Ortadoğululuk bataklığına saplanmışız ve sonuçta koca imparatorluğu yıkmışız.
Mustafa Kemal ve Cumhuriyetle birlikte bu bataklıktan çıkmak, kendimiz olmak için sıçrama yapmışken, bu da kısa sürmüş, şu anda gelinen noktada yine Arapçılık, yine Batının oyuncağı olmuşuz ki bu da büyük oranda din üzerinden ve devşirmeler, dönmeler, etnikçiler aparatlarıyla yapılmış/yapılıyor.
Tamam, coğrafya kaderdir.
Ancak, bu coğrafyanın avantajlarını yaşamak yerine kötüleştiren, dünyanın en zengin ve verimli bölgesinde sefalet içinde yaşamamızı sağlayan, politikacı-siyasetçi karşımı ilkesiz talancı mendeburlara, Ortadoğululuğa ve din taciri alçaklara mahkum olmamız da kaderimiz değil.

10 Şubat, 2026

GEÇMİŞLE YÜZLEŞMEK VE ÖZ ELEŞTİRİ

 Geçmişiyle yüzleşmek, sorgulamak, kendisinin veya içinde bulunduğu yapının hatalarını kabul ve açık yüreklilikle ifade edip eleştirebilmek, önce aydın ve donanımlı insan olmayı, sonra koca bir yüreği ve sağlam bir karakteri gerektirir...

İşte pek çok kişi bunu beceremez, çünkü yukarıdakiler eksiktir veya tam değildir.
Bunu yapamazlar, çünkü yanlışlarla dolu olduğunu bilse de, bir zamanlar ülkü haline getirdiği, uğruna mücadele ve kavgalar ettiği, bedeller ödediği, hatta oradan kişilik ve sıfat bulduğu bütün değerler bir anda değersizleşeceğinden, geçmişinde ve kişiliğinde büyük bir boşluk oluşacak ve kendini değersiz hissedecektir.
Bu yüzden sorgulamaya yanaşmazlar, en bariz yanlışları bile kabul etmedikleri gibi, bir grubun içinde kendileri fark etmeden bir yerlerin, bir üst aklın amaçları doğrultusunda kullanıldıklarını hiç kabul etmezler.
Kendilerini rahatlatmak için bütün hataları, yanlışları, pislikleri "ulvi davaya hizmet", "dava adamlığı", "davaya, lidere sadakat" kiliminin altına süpürmeyi tercih eder, bu hataları dillendirenleri, sorgulayanları ise hanin, dönek vs. diye nitelerler.
Hatta "Acaba gerçek benim inandığımdan farklı mıdır?" sorusunu sormaya bile yanaşmazlar, bu soru çok ağır gelir oturmamış kişiliklerine...
Yanlışları, hataları bilseler de kabul etmek onlar için kabustur, dünyalarının yıkılacağını sanırlar.
Psikoloji biliminde buna "Derealizasyon" bozukluğu deniyor, ki ileri seviyeleri psikiyatrik tedavi gerektirebilir.