10 Ağustos, 2026

DİN, İMAN VE İNANÇ MESELESİ

 İman ve inanç konularını tartışmanın hiçbir faydası yoktur.

Kuran da bunu söyler; insana bazı kural ve tavsiyeler tebliğ edilmekle beraber akıl verilmiştir, neye, hangi dine nasıl inanacağı da kendisine bırakılmıştır.
Üstelik sadece Kuran'da değil, semavi olan ve olmayan bütün dinlerin temel felsefesi budur. Din bireyler içindir. Dinler toplumsal değil bireyseldir, bireyde ahlaki davranışlar oluşturarak ahlaklı ve adaletli toplum amaçlanır. Yani tümevarım metodu vardır.
Oysa bugün özellikle İslam dünyasında topluma bir din, kurallar ritüeller dayatılıp bireylerin buna uyması gibi garip, dinin temel felsefesine aykırı davranışlar sergileniyor. Üstelik bu kurallar kişiye, mezhebe, cemaate, tarikata göre de değişiyor, hatta taban taban zıt anlayışlar oluyor.
Bu anlayışla tümevarım değil, dinin temel felsefesine aykırı olarak tümdengelim uygulanmak isteniyor ki bir kısım kişinin güya İslam toplumu yaratmak amaçlı şeriat çığlıkları, dayatmaları bu sakat yaklaşımdan kaynaklanıyor.
Kişi neye iman edip, neye inanıyorsa kendi tercihidir. İster bir Tanrıya, isterse çay bardağına iman edip inansın, isterse hiçbir şeye inanmasın. Eğer güzellik, ahlak, akıl ve adalet içeriyorsa bir din, insanların o dine inanmamasının önünde engel yoktur ve o dine inanmak mantıklıdır. Ancak, bunlardan biri veya birkaçı eksikse veya eksik sunuluyorsa akıl sahibi biri neden o dinden olsun?
İnsan ilişkilerinde de bu tavır beklenmelidir. Bu tavrı gösteremeyen, kendi inancını, mezhebini, meşrebini diğer insanlara dayatma eğiliminde olan kişiler kaile bile alınmamalı, uyarılmalı, gerekiyorsa dışlanmalı, uzak durulmalıdır.
Evet, iman ve inanç konusunu tartışmaya açık değildir ama muamelat, insan ve toplumla ilişkiler konusunda akıl, mantık, etik ve ahlak olup olmadığı sorgulanmalı, tartışmalı, gerektiğinde eleştirilmelidir.
Çünkü semavi olan veya olmayan bütün dinlerin, inançların temel amacı düzgün insanlardan oluşmuş huzurlu, adaletli toplum oluşturmaktır. Bunun için de insanın toplum içinde diğer insanlara karşı davranışları, yaşamın her alanındaki eylemleri, yani muamelatı, etik ve ahlak kuralları içinde olmalıdır. Fakat bir dine, inanca dayandırılarak bu kuralların çiğnenmesi, yok sayılması, arkasından dolaşılması, bütün dinlerin temel amacını boşa çıkarır.
Çünkü bunların binlerce yıldır evrensel ve yerel doğruları, kuralları oluşmuştur, toplum düzeni ve insanın huzuru, hatta dinlerin varlığı buna bağlıdır...
Yani evrensel etik, ahlak ve hukuk yoksa herhangi bir dinden de söz edilemez. O zaman da imanın ve inancın bir önemi ve anlamı kalmaz.

08 Ağustos, 2026

OSMANCILIK, ÜMMETÇİLİK VE TÜRKÇÜLÜK

 Osmanlıcılıkla Türkçülük arasında gezinmenin anlamı yok. Hele de gezinilen yollara Osmanlıcılık veya Müslümanlık ayağına Arapçılık ve CIAsal İslam tozu serpmeye gerek yok.

Osmanlı, iyisiyle kötüsüyle geçmiş, gitmiş, bitmiş, Türklerin aşağı sınıf ve sadece cepheye sürülecek asker olarak görüldüğü, milletler topluluğu bir hanedanlık imparatorluğuydu.
Osmanlı, ne ümmet bilinci, ne de millet bilinci yerleşmemiş, dil birliği bile sağlanamamış kendine özgü bir yapıydı.
İktidarda kalmak için aile fertlerini bile canice katleden bu sülale mensupları, bu yolda hep aşağıladıkları Türklere de acımamış, yüz binlercesini katlettirmiştir.
Büyük yanlışlar ve kifayetsiz kişilerce yönetilen son 300 yılının sonuna doğru, ümmet bilinciyle birlik sağlanabilir mi, diye uğraşılırken, bazı cılız Türkçülük hareketleri olmuştur ama romantik yaklaşımlardan öte gidememiştir. Ki devlet yönetimine ve servete hakim olan devşirmeler ve din feodalitesinin etkin olduğu yüzyılların birikintisiyle bu mümkün değildi.
Ancak Mustafa Kemal'in yanmış yıkılmış bir enkazın üzerine, Türkçülük ve Türk milliyetçiliği ilkeleriyle kurduğu Cumhuriyette Türkler tebaalıktan, kulluktan vatandaşlığa yükselmiş, millet olabilmiştir.
Eğer Türk isek, ne olduğunu unutmayalım, ders çıkaralım ama geçmiş Türk devletlerine ve Osmanlıya filan takılıp kalmak gibi bir saçmalığa da tevessül etmeyelim.
Fakat şu anda bir taraftan halen Osmanlıdaki imtiyazlarını özleyen devşirmeler, siyasal İslamcılar ve bunlara destek veren ABD'nin sömürge valisi gibi atadığı büyük elçisi, kurguladıkların plan gereğince, ümmet toplumu olmamızın, federatif yapının iyi olacağını dillendirip neredeyse emirler yağdırırken, devletin en üstünden ve Türkçü milliyetçi geçinen partiden tık çıkmıyır.
Bu durumdan cesaret alan etnik bölücüler de taleplerini sıralarken, milli veya milliyetçi sanılan yapılarca şımartılmaktadırlar. Şımartılmakla da kalmayıp terör örgütüne ve onun cani elebaşısına imtiyazlar sağlayacak yasalar çıktılıyor.
Diğer taraftan Türk milliyetçiliği, Osmanlıcılık ve İslamcılık arasındaki yerini netleştiremeyen milliyetçiler ve güya Atatürkçüler, Kemalistler sebebiyle, iç ve dış algı yönetimine açık hale gelen Türk devleti, özellikle içerideki piyonlar aracılığıyla her yönüyle akamete uğratılmaktadır.
Kiminin ağzında padişahlar, kiminin ağzında tarikat şeyhleri, kiminin ağzında Osmanlı'nın bazı askeri şahsiyetleriyle, ABD'ni bir peyki olunmuş görüntülü garip bir dönem yaşanıyor.
Romantik, hayalperest ve ayran kabartma yaklaşımlarının bize bir faydası olmayacaktır. Net olmak, durduğumuz yeri analitik düzlemde, çağın gerçekleriyle, bilim, akıl ve mantık ışığında netleştirmek gerek...
Gerçekçi şekilde iyi ve faydalı olanı destekleyip kötü olana sessiz kalmayıp tepki koymak ve milli değerlerimize, üniter yapımıza sahip çıkmak, Türk devletinin ve milletinin aleyhine olanlardan nefret etmek ideoloji filan meselesi değil namuslu insan olmanın gereğidir.

07 Ağustos, 2026

İŞİN SIRRI KALİTELİ VE SAHTE OLMAYAN EĞİTİM.

 Çin Seddi'nin Çin'de olduğunu bilmeyen bir salon dolusu diplomalı insan ne anlatıyor bize?

Ya da Mısır Piramitlerinin Türkiye'de olduğunu sanan ve tarihi eser kaçakçılarının dışarıya çıkaracağına yorum yapan tarih fakültesi mezunu vatandaş?
Ya Kaz Dağlarındaki ve vatanın birçok yerinde maden çıkarmak adına çevre tahribatıyla zenginleşiyoruz sanan yetişkin?
Ya ağaçlar katledilip ormanlar yok edilirken, buna karşı çıkanlara bunların "derdi orman değil" diyen ebleh siyasetçi?
Ya toplum mühendisleri beyninde inşaat yaparken, onca iyi eğitimli kesimin tepkilerine yanlış düşündüğü sanrısıyla tepki koyan, hiç bilmediği konularda araştırmadan ahkam kesmeye kalkanlar?
Mesele adına diploma denilen kağıt değildir...
Eğitim doğru planlanması gereken ve insana katma değer katan bir arz talep meselesiyken, diploma denilen şey insanın gerçek katma değerinin belgesi ve hakiki olmalıdır.
Eğitimin ekstra değer katamadığı veya sahte diplomalı insanlar tarafından yönetilen ve cahil olmanın değerli olduğu bir ülkede ne olmasını bekliyorsunuz?
Meslek liselerinin meslek sahibi yapamadığı, imam hatiplerin ve düz liselerin de sadece niteliksiz işsiz ürettiği bir ortamda, üniversitelerin de genç nüfusu 4-5 yıl oylamak için boş beleş kurumlara dönüşmesi kaçınılmazdır.
Bunlar üzerinden konu, döner dolaşır ülke ekonomisine ve toplumun refahına gelir.
Cehaletinden veya hıyanetinden, bir yıl sonrasını planlayamayan, sadece anlık menfaatini düşünen diplomalı diplomasız, vasat, cahil ve hırsızların yönettiği, dişe dokunur katma değerli üretimi olmayan, dünyayla ticarette bütün rekabetini asgari ücret denilen ucuz işçilik üzerinden yapan, hukuku iğfal, demokrasisi felç edilmiş, örgütlü cehaletin en tehlikeli boyutunda, dünyanın en adaletsiz vergilendirme sistemine muhatap bir ülkenin geleceği ve geldiği kaçınılmaz sonucu yaşıyoruz.