19 Ekim 2018 Cuma

Ne Mutlu Türk’üm Diyene

Atatürk: “ Türkiye Cumhuriyeti Devletini kuran halka Türk Milleti denilir” demek suretiyle milletin tanımını yapmış;
“Ne Mutlu Türküm Diyene” diyerek de Türk olmanın sadece bir mensubiyet duygusundan ibaret olduğunu ortaya koymuştur.
Bu tanımlar karşısında, özellikle siyaset meydanındaki insanlar Türk kelimesinden ve içinde Türk kelimesi geçtiği için andımızdan neden rahatsız olurlar ki?
Bu insanlar kendilerini Türk değil de Arap, Rum, Ermeni, Yahudi veya her ne ise hissediyorlarsa o koltuklarda ne işleri var?
Ve utanmadan Andımıza karşı açıklama yaparlar.
Burası Türkiye;
Bizler Türk’üz;
Türk olmaktan övünüyor ve “Varlığım Türk Varlığına Armağan Olsun” diyoruz.
Ne Mutlu Türk’üm Diyene

14 Ekim 2018 Pazar

Sözün Esiri

Hz. Ali diyor ki: “Söz ağızda iken sahibinin esiridir, ağzından çıktıktan sonra sahibi sözün esiri olur.”
İnsan, esiri olacağı sözü iyice tarttıktan ve üç kapıdan geçirdikten sonra söylemelidir.
Sözünü ettiğimiz üç kapı nedir?
1. Söz, öncelikle gerçek/ doğru olmalıdır.
Yalan, yanlış sözler insana yakışmaz.
2. Sözün sarf edilmesi zorunlu olmalıdır. Zorunlu olmadıkça konuşmamalıdır.
3. Söz nazik olmalı, kimseyi kırmamalıdır.
Ve söz, bu üç kapıdan geçmedikçe kesinlikle ağızdan çıkmamalıdır.
Özellikle taraftarları ve dolayısıyla halkı galeyana getirecek sözler sarfetmek, insanın başını da ağrıtabilir.
Hele hele konusu suç olan sözler kesinlikle söylenmemelidir.
Çünkü ya hakaret suçu doğar ya tehdit ya da halkı suç işlemeye teşvik!
Hakaret ve tehdit, kişilik haklarına saldırı niteliğindeki suçlardır.
Hiç kimsenin kızgınlıkla olsa bile başkalarına hakaret veya tehdit etme ya da halkı galeyana getirip suç işlemeye teşvik etme özgürlüğü yoktur.
Özellikle rol model durumundaki örnek olması gereken insanlar, konuşmasına ve duruşuna çok dikkat etmelidir.
Bir hatip, etkili ve saygın olmak/kalmak istiyorsa nezaketi elden bırakmamalıdır.
Nezaket, insanın üstündeki elbise gibi olmalı, her olur olmaz yerde de çıkartılmamalıdır.
İnsan olana nezaket kostümü çok yakışıyor vesselam.

3 Temmuz 2018 Salı

TAVŞAN DEMOKRASİSİ, TENCEREDEKİ KURBAĞA SİSTEMİ

Birçoğumuz halen anlam veremiyor, nedenini kavrayamıyor, bir ümitle düzeleceğini umuyoruz.
Sadece Türkiye’de değil birçok ülkede Küresel Sömürgenlerin istekleri doğrultusunda ekonomik ve sosyolojik uygulamalarla yeni sistemler kuruldu. ABD’li Francis Fukuyama’nın dünyada liberalizmin egemen olması zorunluluğunu ilan etmesi ve Samuel Huntington’un Medeniyetler çatışması teziyle, küresel sömürgenler kolları sıvayıp, adına neoliberalizm denilen bir sitemle serveti tabandan tavana pompalayıp, sermayeye hükmedip, küçük azınlıklar ve maraba, köle haline getirilmiş büyük kalabalıklar oluşturma yoluna gittiler. Bu sistem birilerinin lehine halen tıkır tıkır işliyor.
Zenginlik usulca tabandan tavana pompalanırken, elimize karın tokluğumuzu ve bir de yalanlara yanlışlara boğulmuş dini tutuşturup; eğitimsiz, yeteneksiz, amaçsız, idealsiz, milliyetsiz, organize olamayan sadaka toplumu yaratılıyor. Bunun doğal sonucu olarak cemaatler, tarikatlar gırla gidiyor ve bu yolla da imtiyazlıların zenginlik, güç ve nüfuzlarını güçlendiriyorlar.
Vatandaş, ilkokul 2. sınıfta başlayan sınavlara, çocukların gençlerin eğitim adı altında beyinlerinin harap edilmesine anlama veremiyor, her geçen gün yaşam alanının daraldığını, kendisi, ailesi, ülkesi hakkında karar mekanizmalarından usulca tecrit edildiğini ve bu yolda ne kadar mesafe kat edildiğini göremiyor.
Onlarca televizyondan yapılan dini yayınlarla kendisini Allah yerine koyup eline sadece inanç ekmeğini verenleri, amaca uygun algı yönetimi yapanları ve manipülasyon ustalarını, bunların asıl patronu olan, bu dünyayı dizayn etmeye çalışan neoliberal sömürgenleri ve yerli uşaklarını göremiyor, bunların ağında ağında sadece sıradan bir balık olduğunu kavrayamıyor.
Bugün itibariyle üniversitelerin, en iyi ihtimalle sadece karın tokluğuna bu sömürgenlere hizmet için maraba yetiştirmek amaçlı kurumlara dönüştüğü anlaşılamıyor. Kaldı ki karın doyuran üniversite de sadece bazı üniversitelerdir. Çoğu üniversite de sistemin marabalarını belirli bir yaşa kadar oyalayıp, iyice çaresiz bırakmak için vardırlar.
Bana inanmıyorsanız etrafınıza, dönüp bir kendi çocuklarınıza, yakınlarınızın çocuklarına bakınız.
Üniter yapılar bitiriliyor/bitirildi, millet kavramı geri bir düşünce ilan ediliyor/edildi, herkes yalnızlaştırılıyor. Çünkü sistemi kuran ve çalışmasını sağlayan, her hükümeti, her partiyi dizayn eden küresel sömürgenler için marabanın, kölenin milleti, devleti, partisi, cinsiyeti, mensubiyeti iğne ucu kadar önem arz etmemektedir.
Demem o ki; tencerede usul usul haşlanan kurbağalar olduk. Haşlandık, zıplayamıyoruz, uyanamıyoruz, çaresiz, takatsiz bırakıldık...
Haaa; bir de demokrasi denilen, sadece sandıktan çıktığına inanılan/inandırılan bir teranemiz var ki, kimsecikler tavan ve taban sınırlarını çizemediği gibi tanımlayamıyor da. Demokrasi denilen bu kavram körlerin fili tanımlamasına benziyor; karnına dokunan duvar, kuyruğunu tutan süpürge diyor.
Birilerinin önceden seçip belirlediği kişilere "oy" denilen kağıdı verince, kendi yönetimimizi seçtiğimize, demokrasiye sahip olduğumuza inanıyoruz/inandırılıyoruz nasıl oluyorsa. Bir de büyük beklentiler içine giriyoruz ki deme gitsin...
Üstelik eğitimi, öngörüsü, neler olduğu hakkında bir fikri olmayan ama elinde oy pusulası olan ve bu pusulanın yalnız yararsız değil aynı zamanda da tehlikeli olduğu bir sistemde hangi demokrasi?
Bu sandık demokrasisine inanıyorsanız, şapkasından tavşan çıkaran sihirbazın şapkasında tavşanların yuva yaptığına da inanmanız gerekir.

4 Haziran 2018 Pazartesi

ŞEHİTLER ÖLMEZ VATAN BÖLÜNMEZ

'Şehitlik muazzam bir inanışın, muhteşem bir duyuş ve kendinden geçiş halinin sonucudur..'
"Vatan ve millet nöbeti bekleyen evlatlarımızın gün aşırı şehadetleri yüreklerimizi parçalamaktadır. Şehitlerimizi ve kutlu mücadelelerini unutmak asla mümkün değildir..
Unutursak eğer kanımız kuruyacaktır. Unutursak eğer kalbimiz çürüyecektir.. Hiç şüphesiz tarih bu büyük vatan mücadelesinin kahramanlarını altın harflerle yazacaktır..
Onların alnı açıktı.. Onların başı dikti.. Ve onların vicdanı rahat, yürekleri de vatan, millet ve bayrak aşkıyla bezenmişti..
Onlar, en az Malazgirt’te bu toprakları vatanlaştıranlar kadar, Miryakefalon’da Türk’ün bu topraklardan atılamayacağını Bizans’a öğretenler kadar,
Plevne’de, Çanakkale’de, Sakarya’da destan yazanlar kadar alınlarından öpülmeyi hak ettiler..
Sur’daki, Nusaybin’deki, Şırnak’taki, Hakkari'deki, Yüksekova'daki, Silopi’deki, şühedanın kanları ecdadınkine karıştı.
Bastığımız yerler alelade toprak değil vatandır; zira uğrunda ölen, ölüme gülerek giden yiğitleri var.. Uzuvlarını kaybeden gazileri var. Vatan sağolsun diyen şehit babaları var..
Vatan mücadelesi veren askerimize, polisimize, korucularımıza alçakça tuzaklar kuran hainlerin çoğu bu ihanetlerinin bedelini ödedi.. İnşallah asıl elebaşılar, beyin takımları da ödeyecek..
Terörle mücadelede hayatlarını kaybetmiş kahramanlarımıza Cenab-ı Allah’tan rahmet diliyor, ruhları şad olsun diyorum.. "

3 Haziran 2018 Pazar

MAKAM VE MEVKİ HASTALIĞI

Belki biraz abartılı gelebilir sizlere ama yaşadığımız toplumun ,
ülkemizin bence en büyük hastalığı MAKAM VE MEVKİ hastalığıdır.
Bu uğurda nice dostlukların bittiğine,arkadaşlıkların son bulduğuna şahit oldum ki...
Kişiliğinden emin olmayan insanlar bu açıklarını kapatabilmek için ya bir mevki makam sahibi olmak istiyorlar yada bulundukları mevkinin bir üstünün peşinde koşuyorlar.
Şundan emin olun ki, benden senden iyi biliyorlar ki, o makam olmadığında hiç bir değerleri olmayacak, işte bu korkuyu yaşayan liyakatsiz kişiler mevkilerini korumak için akla hayale gelmeyecek yollara başvurabiliyorlar.
Sen kutsal bir davanın peşinde koşarken onlar kendileri için tek kutsal olan koltuğun peşinde koşuyorlar.
Günümüzde yaşanan mezhep, din etnik köken gerginliklerinin parti içi çekişmelerin,kurumlardaki koltuk kavgalarının hepsinin temelinde bu hırs yatmaktadır.
Ve ne yazıkki bu hırslarını tatmin edebilmek için sürekli birilerinin kutsalına sarılıyor ve her zaman karşıda düşman yaratmaya kalkıyorlar.
Çünkü biliyorlarki düşman her zaman kendi etrafında oluşturduğu safları sıklaştırır.
İddia ediyorum bu hırs sahipleri olmasın bu ülkede kardeşlik bağları çok daha çabuk oluşur,dostluklar gelişir.Bu nedenle diyorum ki ,saygıyı hak edene gösterin,
kişiliği koltuğundan makamından alanlara değil.
Bu ülkeyi adım adım dolaşın siyaset açmadan her yörenin insanlarıyla konuşun,hepsiylene kadar güzel anlaştığınızı farkedeceksiniz.Taki siyaset açılana kadar,Nasılda düşmanlık ekmişler sadece ikballeri için.
Bu yazdıklarım sadece bugünkü partileri veya siyasileri kapsamıyor,malesef hep böyle yapılageldi.
Önce siz kendinizi değiştirin unutmayın siz değişmedikçe birşey değişmeyecektir,sen değiş ki dunya değişsin hiç olmazsa dünyan değişsin.
Saygılar.

31 Mayıs 2018 Perşembe

OSMANLININ Türk kültüründen Arap din kültürüne dönme hatası

Gerçekte iki farklı Osmanlı vardı.
Halifeliğe kadar olan Osmanlı, namı-ı diğer Türk İmparatorluğu ile Halifelikten sonra Araplaşan İmparatorluğumuz…
Ve Araplaştıkça daha çok batan koca İmparatorluğumuz…
Aslında Türkler için her şey güzel gidiyordu ta ki Halifelik sevdasına düşülene kadar…
O günkü şartlarda Halifeliği olmazsa olmaz gören Yavuz Sultan Selim ile akıl hocası Şeyh İdris-i Bitlis-i ve diğerleri Memlüklülerin elinden Abbasi halifeliğini almak için Mercidabık ve Ridaniye savaşlarını tertip ederler, bu savaşların sonunda, kılıç zoruyla artık halifelik Türklerindir.
(1517) Ama çok büyük bir sorun çıkar, çünkü Arap dünyası halifeliğin kendilerinden alınmasına şiddetle karşı çıkar ve Türk halifeye biat etmek istemezler.
İşte bu sorunu çözmek, Arapları, Türk halifeye bağlamak için Arapların da kabul edeceği bir orta yol bulunur.
Bu yol Mısır’dan ve Arap diyarlarında seçilecek iki bin civarında ulemanın, mollanın, Ebu Suud Efendilerin İstanbul’a davet edilerek, para, mal, mülk, arazi de verilerek kalıcı olarak yerleşmelerini sağlayarak imparatorluğu Araplaştırmak, diğer bir değişle Türk İslam’ı terk edilerek, Arap İslam’ına doğru evrilmesini, dönüştürülmesini sağlamak konusunda anlaşırlar.
Bu projeyi Araplar da destekleyince proje hayata geçer ve maalesef bundan sonra artık imparatorlukta “bugün de kısmen olduğu gibi” Türk kelimesi yasaklanır, “Türk’üm!” “Türkmen’im!” diyen Kızılbaş diye aşağılanır, dışlanır, kafası kesilir.
(Bu dönem sadece Kuyucu Murat Paşanın “Türk’üm!” “Türkmen’im!” dedikleri için kafasını kestirip, kuyulara doldurduğu insan sayısı 158 bindir.)
Maalesef Osmanlının son 350 yılı ilk 250 yılın aksine Türklere zulümle geçer, sıkı bir Arap tandanslı mezhepçilik kurulur, 1603 yılına gelindiğinde artık Ehli Beyt Türk Tekkeleri yasaklanır kapatılır, yerine Halid-i Nakşi Kürt-i Tekkeleri kurulur.
Yine bu dönem Kürtlere sayısız imtiyazlar verilir, 1839 birinci Tanzimat Fermanına kadar Kürtler askerlikten bile muaf tutulurlar (Kürtlere Şah İsmail diyeti ödenir…)
Yine bu dönem Türkler, saraydan, ordudan ve müesses nizamdan tasfiye edilir…
Türklerin askeri ve siyasi gücünü kırmak için bu Arap mollaların fetvalarıyla, serdengeçti birlikleri sadece Türklerden oluşturulur ve en ön safta savaştırılır, kırdırılır, ganimeti bile toplatmazlar…
Ganimeti de saraylardaki Arap mollalar ile işbirliği yapan yeniçeriler kendi aralarında paylaşırlar…
Ordudan, saraydan ve müesses nizamdan yavaş yavaş tasfiye edilen, kafası kesilen, sürgün edilen Türklerin bir kısmı bu mollalara kızar ve canını kurtarmak içinde Kürtleşmeyi ana stratejik hedef olarak seçerler.
Bu aşiretler ve boyların en büyükleri Avşarlardır, Halaçlardır, Mukri, Bayat, Beğdili, Evya, Yıvadır…
Buna tarihimizde “Ekrad Türkmanlar” denir…
Yine Kelkit’ten Hakkâri’ye kadar olan bölgede yaşayan Akkoyunluların büyük bir kısmı İran’a gider. (Bugün dünyanın en büyük Türk nüfusunun yaşadığı başkent Tahran’dır…)
Böylece yüzyıllarca başımızı ağrıtacak Kürt sorunu bu politikalar sonucu gelişir ve büyür.
Osmanlı öyle bir açmaza düşmüştür ki, ne halifelikten vazgeçebilir artık ne de imparatorluğun kan kaybetmesini durdurabilir.
Çünkü imparatorluğu kuran asli unsur Türkmenler dışlanmıştır, mezhepçiliğe kurban edilmiştir…
Mollalar, başta matbaa olmak üzere bir sürü saçma sapan fetva verirler… Ve sonuçta Osmanlı’ya Rönesans’ı ıskalatırlar, Rönesans’ı İngiltere kapar… (Matbaa Osmanlı’ya ilk kez 1480’de Yahudiler ile gelir, sonra 1527’de Ermeniler matbaaya kavuşur ve 1563’te ise Rumların matbaası vardır. Bu meşhur mollalarımız her seferinde yeni bir fetva ile bizimkilerin matbaaya kavuşmasını engellerler, ta ki Batı Rönesans’ı ve aydınlanmayı yakaladıktan, yani 240 yıl sonra 1727’de İbrahim Müteferrika’nın çabaları ile matbaaya kavuşuruz ama bilgiye sahip olmak için çok geçtir artık…)
11 Eylül 1683
Şimdi açıkça şu soru sorulmalıdır; 1299’dan 1683 Viyana Bozgunu’na kadar savaştığı tüm savaşları kazanan bir ‘’Türk imparatorluğu’’ Osmanlı varken; neden son 250 yılda girdiği tüm savaşları kaybedip, bir de kurtuluş savaşı yapmak zorunda kalmıştır?!… (Osmanlı bu dönem; 1683 Viyana Bozgunu’ndan, 1922’de Ankara, Haymana Ovası’nda yapılan Sakarya Savaşı’na kadar geri çekilme durdurulamamıştır.)
Acaba; Halifelik ve akabinde yürütülen Türk düşmanı, Arap tipi-mezhepçi politikalara dönülmeseydi koca bir imparatorluk batar mıydı?
Ve yine; Mevlanaların, Yunus Emrelerin, Hacı Bektaşilerin, Seyit Gazilerin, Ahmet Yesevilerin… İslam’ı, İslam değil miydi?
Osmanlıyı kuran Şeyh Edebalilerin İslam’ı, Akşemseddinlerin İslam’ı İslam değil miydi de Ebu Suudlara teslim edip batırdık koca İmparatorluğu…!
Bugün de aynı sürecin devam etmesi tarihten hiç ders almadığımızı göstermektedir.
Pir-i Türkistanlı Ahmet Yesevi der ki: “Din bir seçimdir, ama Türklük kaderdir!”
İşte bu yüzden ‘’Arap sevici, mezhepçi” değil
,
“Cumhuriyetçiyiz!””
*****
Ve hatta bu nedenlerle Türk Milliyetçisi ve Ülkücüyüz.
Sevgiyle kalın 

30 Mayıs 2018 Çarşamba

Çürük Düşünceler

"Toplumda birçok düşünce var ki çürüktür; kirli, hastalıklı ve sakattır.. Çürük düşünceye sağlam olmayan düşünce de diyebiliriz.. Çürük düşünceler hayatımızın siyasi, dini, …her alanda var.. Çürük düşünceli bir kişi yahut toplum çürümeye başlayan bir meyveye, kokmaya başlayan bir ete benzer.. Kokma biraz daha artarsa o meyve yahut etin bırakılacağı yer çöplüktür. Düşünce ve davranışlarımızın daha fazla çürümesini beşeri veya ilahi hiçbir kanun kabul etmez ve affetmez.. Sözde insanlık, sözde dindarlığa aldanmayacağız. Şu veya bu partinin elemanı değil insanlığın elemanı olmak, şu veya bu cemaatin değil Yaratan’ın kulu olmak gerekiyor.."