22 Ağustos, 2026

GÖNÜLLÜ KANDIRILMA EĞİLİMİ

 İnsanlar bilmedikleri, araştırmadıkları konularda doğrunun gerçekteki gibi değil umdukları gibi olduğunu sanır ve buna inanma eğiliminde olurlar.

Kendisine gerçeğin sandığı gibi olmadığının söylenmesi, ortaya konması hiç hoşlarına gitmez ve genellikle sanılarına inanmaya devam ederler, çünkü bu zahmetsiz ve kolaydır.
Yeni edinecekleri bilgilere veya yeni duydukları gerçeğe inanacak olurlarsa parametrelerini yeniden düzenlemeleri gerekir ki bu zihinsel olarak yorucu ve zahmetlidir.
İnsan beyni, kolay olanla zor veya zahmetli olan arasında seçim yapmak durumunda kaldığında kolay ve zahmetsiz olanı tercih eder.
Propaganda, insana nasıl düşüneceğini değil, ne düşünmesi gerektiğini empoze eder ve insanlar kolay olanı seçerek, nasıl o yargıya vardıklarını bilmeden onu düşünür, söylenene inanır.
Algı mühendisleri ve kurnaz siyasetçiler de bu durumu tepe tepe kullanırlar.
Bu yorucu ve zahmetli işten kaçınıldığı için din konusunda da kulaktan dolma bilgilere iman edilir.
İnsanlara, başkalarınca ne düşünmesi gerektiği çeşitli ve etkili yollarla, tekraren söylenmesi halinde yorucu olan araştırma, yorumlama ve karar verme sürecini atlayarak kolayca, sanki bunları kendi yapmış gibi o inanca sahip olurlar.
TV'lerde her gün onlarca kez, sanki bir seferde anlayamayan geri zekalıymışsınız gibi size izletilen aynı reklam için neden para harcanıyor sanıyorsunuz?
Siyasi propagandalarda aynı vurgunun aynı iddianın defalarca tekrar edilmesi nedendir sanıyorsunuz?
Doğruyu söyleyen birinin, esasen yalancı biri tarafından sürekli, tekraren yalancılıkla itham edilmesi de bu yüzdendir.
Bunun yanında oltaya bazı yemler ve umut da takıldığında insanları inandırmayacağınız, ikna edemeyeceğiniz şey yoktur.
İnsanlar en kolay şekilde kolaycılıktan, sanılarına inanmışlıklarından ve midelerinden yakalanır.
Ülkemizde olan biten ve sürekli tekrarlanan döngü de budur.
Oltayla sazan balığı yakalamak bile bundan zordur.

10 Ağustos, 2026

DİN, İMAN VE İNANÇ MESELESİ

 İman ve inanç konularını tartışmanın hiçbir faydası yoktur.

Kuran da bunu söyler; insana bazı kural ve tavsiyeler tebliğ edilmekle beraber akıl verilmiştir, neye, hangi dine nasıl inanacağı da kendisine bırakılmıştır.
Üstelik sadece Kuran'da değil, semavi olan ve olmayan bütün dinlerin temel felsefesi budur. Din bireyler içindir. Dinler toplumsal değil bireyseldir, bireyde ahlaki davranışlar oluşturarak ahlaklı ve adaletli toplum amaçlanır. Yani tümevarım metodu vardır.
Oysa bugün özellikle İslam dünyasında topluma bir din, kurallar ritüeller dayatılıp bireylerin buna uyması gibi garip, dinin temel felsefesine aykırı davranışlar sergileniyor. Üstelik bu kurallar kişiye, mezhebe, cemaate, tarikata göre de değişiyor, hatta taban taban zıt anlayışlar oluyor.
Bu anlayışla tümevarım değil, dinin temel felsefesine aykırı olarak tümdengelim uygulanmak isteniyor ki bir kısım kişinin güya İslam toplumu yaratmak amaçlı şeriat çığlıkları, dayatmaları bu sakat yaklaşımdan kaynaklanıyor.
Kişi neye iman edip, neye inanıyorsa kendi tercihidir. İster bir Tanrıya, isterse çay bardağına iman edip inansın, isterse hiçbir şeye inanmasın. Eğer güzellik, ahlak, akıl ve adalet içeriyorsa bir din, insanların o dine inanmamasının önünde engel yoktur ve o dine inanmak mantıklıdır. Ancak, bunlardan biri veya birkaçı eksikse veya eksik sunuluyorsa akıl sahibi biri neden o dinden olsun?
İnsan ilişkilerinde de bu tavır beklenmelidir. Bu tavrı gösteremeyen, kendi inancını, mezhebini, meşrebini diğer insanlara dayatma eğiliminde olan kişiler kaile bile alınmamalı, uyarılmalı, gerekiyorsa dışlanmalı, uzak durulmalıdır.
Evet, iman ve inanç konusunu tartışmaya açık değildir ama muamelat, insan ve toplumla ilişkiler konusunda akıl, mantık, etik ve ahlak olup olmadığı sorgulanmalı, tartışmalı, gerektiğinde eleştirilmelidir.
Çünkü semavi olan veya olmayan bütün dinlerin, inançların temel amacı düzgün insanlardan oluşmuş huzurlu, adaletli toplum oluşturmaktır. Bunun için de insanın toplum içinde diğer insanlara karşı davranışları, yaşamın her alanındaki eylemleri, yani muamelatı, etik ve ahlak kuralları içinde olmalıdır. Fakat bir dine, inanca dayandırılarak bu kuralların çiğnenmesi, yok sayılması, arkasından dolaşılması, bütün dinlerin temel amacını boşa çıkarır.
Çünkü bunların binlerce yıldır evrensel ve yerel doğruları, kuralları oluşmuştur, toplum düzeni ve insanın huzuru, hatta dinlerin varlığı buna bağlıdır...
Yani evrensel etik, ahlak ve hukuk yoksa herhangi bir dinden de söz edilemez. O zaman da imanın ve inancın bir önemi ve anlamı kalmaz.