30 Temmuz, 2026

TÜRKİYE TÜRK'TÜR VE TÜRK KALACAK


 
Devletin ve vatanın Türklüğü, bazı kağıtlarda yazılan sadece bir ifade değil; tarihin, binlerce yıllık mirasın, mücadelenin, bedel ödemenin, şehit kanının, alın teri ve göz nurunun doğal ve haklı sonucudur.

Dolayısıyla Türk Devletinin Anayasa ile tescil edilen Türklüğü, sebep değil sonuçtur. Bu sonuca sahip çıkmak, korumak, kollamak, geliştirmeye çalışmak da Türk Milliyetçiliğidir.
Bu sonucu değiştirmeye çalışmak, hatta bu konuda yorum yapmak, herhangi bir bedel ödemeden vatanımızda hak ve söz sahibi olmaya çalışan ne dinbaz alçakların, ne boynunda tasma izi taşıyan soysuz köpeklerin, ne etnik bölücü Mezopotamya farelerinin, ne de savaş kaçkınlarının haddi ve hakkı olamaz.Biatçılar her devirde toplumların baş belası, hastalığı ve gelişimin önünde engel olmuşlardır.
Tarihin seyrini ve toplumların gelişimini biat edenler değil itiraz edenler belirlemiştir.
Biat kolaydır, kolaycılıktır, konforludur; denileni, mevcudu, dayatılanı kabul edersin, yanlış da olsa doğrusu budur dersin, tamamdır.
Zeka, akıl, sorgulama, ahlak, etik ve ilke gerektirmez. Gelecek kaygısı, bir adım sonrası, ülkeye ve millete karşı sorumluluk, hatta kendi çocuklarının istikbali bile düşünülmez.
Yani karaktersizler, ahlaksızlar veya cehalet için büyük lükstür, konforlu alandır, bundan dolayı en mendebur kişilerden, odaklardan ltifat bile görürler.
Ancak, eleştiri, kabullenmeme ve itiraz etme; akıl, zeka, bilgi birikimi, araştırma, tecrübe, sorgulama, samimiyet, dik duruş, emek, tepkileri göğüsleyebilecek irade, ahlak ve etik gerektirir.

20 Temmuz, 2026

KADER NEDİR

 Kader konusunu, başımıza geleceklerin, yaşamda neler yapacağımızın, felaketlerin veya iyiliklerin alnımıza, oramıza buramıza yazıldığı şeklinde yalanlarla yutturdular bize.

Oysa bu dinin kitabında bunun öyle olduğunu belirten veya ima eden tek cümle yoktur.
Eğer bunların dediği şekilde olsaydı, "imtihan dünyası" dediklerine ne gerek vardı, günahlarından niye insan sorumlu olsundu?
Kader denilen şey, evrenin, dünyanın, canlı hücrelerin, cansız maddelerin, elementlerin vs. en ince ayrıntısına kadar planlanmış ve kusursuz işleyen kurallarıdır. İşte bu kurallar Tanrının koyduğu kurallardır ve kader denilen şeyin kendisidir.
Mesela;
İki hidrojen atomuyla bir oksijen atomu birleşirse su oluşur.
Elektronlar eksi yüklü parçacıklardır ve atomun etrafında döner.
Sizi oluşturan hücreler de bu atomlardan oluşmuştur ve belirli bir ömrü vardır.
Dünya güneşin etrafında, Ay da Dünyanın etrafında belirli bir yörüngede döner.
Yüksekten düşerseniz kütlenizden ve yer çekiminden dolayı ölürsünüz.
Binayı fizik kurallarına uygun yapmazsanız, depremde çöker altında kalırsınız.
vs. vs...
Daha milyonlarca kural...
Bunlar Tanırının koyduğu kurallardır ve bunları değiştiremezsiniz. Sadece anlayıp, hatta bilmediğiniz kuralları da araştırıp öğrenip, yaşamınızı bu kuralların içinde geçirmek zorundasınız.
Kaderiniz budur.
Tabi bu kurallar içinde nasıl bir yaşam süreceğiniz de alnınıza oranıza buranıza yazılmış değildir, sizin aklınıza, iradenize bağlıdır.
Evet yaratıcı bir Tanrı vardır ama o Tanrı, birilerinin kullandığı, kendi yaratıp işine ticaretine alet ettiği Tanrı değildir. İnanıyorsanız o Tanrı, ortada henüz okunacak bir kitap yokken, sadece "oku" diye eksik ve maksadından farklı tercüme edilen "ikra" şeklindeki ilk mesajında aslında bu kuralları anlamamızı, idrak etmemizi ve yaşamımızı bu kurallar üzerine akılcı ve ahlaklı olarak bina etmemizi istiyor. Bunun için de kendisinden bir parça olan ruh ve akıl verdiğini söylüyor.
Siz o aklı kullanmaz, geliştirmez, ahlaklı olmaz ve böylece size emanet ruhu kirletiyorsanız, "katıldım nahıra, Mevla'm kayıra" şeklinde boş beleş yaşıyorsanız, başınıza gelen felaketleri veya iyilikleri kadere bağlamak, hem Tanrıya iftira etmek, hem bu dünyanızı da ahiretinizi de berbat etmektir.
Bu durumda Tanırdan Cennet beklemek hele de huriler ummak, din simsarlarının aklınızın, iradenizin üzerinde tepinip, sizi hayvandan daha aşağı görmelerine müsaade etmenizdir.
İnanmayan, kader denilen kavramı boş beleş cahil din simsarlarından dinlemek yerine, Kuran'ı anlayarak, üzerinde bütüncül düşünerek okumaya çalışanlar, benim gibi bu sonuçlara varacaktır.

19 Mayıs, 2026

EGİTİM

 Öyle bir ülke düşünün… Toprağı bereketli, insanı çalışkan, tarihi köklü… Ama geleceği sisler içinde kayboluyor. Çünkü asıl yangın artık ne sınırda, ne sokakta… Asıl yangın, zihinlerde.

Eğitim dediğiniz şey, bir milletin omurgasıdır. O omurga kırıldı mı, ayakta duramazsınız. Bugün bu ülkede olan tam olarak bu.
Eğitim sistemimizin, bilimle, akılla, liyakatle yükselmesi gerekirken; deneme-yanılma tahtasına çevrilmiş durumda. Her gelenin kurcaladığı, her gidenin yarım bıraktığı bir yapı.
Çocuklar artık bilgiyle değil, belirsizlikle yetişiyor. Okullar; öğrenmenin yuvası olmaktan çıkmış, kaygının, güvensizliğin ve yönsüzlüğün üretim merkezine dönüşmüş. Bugün bir çocuk okula giderken ne hissediyor, biliyor musunuz? Heyecan değil. Merak değil. Sadece gelecek korkusu hissediyor.
Evde huzur yok. Sokakta güven yok. Okulda umut yok. Bu üçü yoksa, bir ülkede hiçbir şey yoktur.
Çocuk dediğiniz; hayal kurar, üretir, sorgular. Ama siz o çocuğun zihnini karmaşayla doldurursanız, ona yön yerine belirsizlik verirseniz, yarın o çocuk değil, kaybolmuş bir nesil büyür.
Ve açık konuşalım: Bu bir eğitim krizi değil sadece. Bu, bir milletin geleceğini yavaş yavaş kaybetmesidir.
En tehlikelisi de şu: Bu çöküş bir anda olmadı. Göz göre göre geldi. Herkes gördü. Ama çoğu sustu. Oysa bir ülkeyi çökerten cehalet değil; cehalete razı olan sessizliktir.
Mustafa Kemal Atatürk boşuna demedi: “Vatanı korumak, çocukları korumakla başlar.” diye. Çocuğunu koruyamayan bir toplum, sınırını da koruyamaz, bayrağını da, yarınını da. Bugün çocuklarını ihmal edenler, yarın kaybettikleri vatanın nedenini aramasın. Çünkü cevap açık: Geleceği korumadan, vatan korunmaz.