toplum etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
toplum etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

06 Nisan, 2026

İHTİYARLIK NE ZAMAN BAŞLAR

 Kristof Kolomb Amerika’yı keşfe çıktığı ilk yolculuğunda 50 yaşını çoktan aşmış durumdaydı...

Pasteur kuduz aşısını bulduğunda 60 yaşındaydı...
Mimar Sinan, Süleymaniye camisini bitirdiğinde 70 yaşını geçmişti. Selimiye camisini tamamladığında ise 86 olmuştu.
Galileo, ayın günlük ve aylık çizimlerini yaparken 73 yaşındaydı.
Charlie Chaplin, 76 yaşında film yönetmenliği yaparak hala işinin başındaydı.
Goethe, en büyük eseri Faust'u ölümünden bir yıl önce, yani 82 yaşında bitirmişti.
Nobel ödüllü Alman doktor Albert Schweitzer 88 yaşına rağmen Afrika hastanelerinde durmaksızın çalışarak ameliyat yapıyordu.
Ressam Titian 99 yaşında hayata gözlerini yumdu. "Lepanto Savaşı" adlı ünlü tablosunu ölümünden bir yıl önce tamamladı.
Dört defa İngiltere başbakanı seçilen Gladstone, son kez göreve geldiğinde yaşı 83'du.
Gençlik hayatın belli bir çağı ile ilgili değildir.
İnsan, kendine olan güveni derecesinde genç, şüphesi derecesinde yaşlıdır.
Cesareti derecesinde genç, korkuları derecesinde yaşlıdır.
Ümitleri derecesinde genç, ümitsizliği derecesinde yaşlıdır.
Hiç kimse fazla yaşamış olmakla ihtiyarlamaz.
İnsanları ihtiyarlatan, ideallerinin gömülmesidir.
Seneler cildi buruşturabilir.
Fakat heyecanların teslim edilmesi ruhu buruşturur.
İnsanlar yaşadıkça yaşlandıklarını sanırlar, halbuki yaşamadıkça yaşlanırlar.
İnsan ihtiyar olmaya karar verdiği gün ihtiyardır.
Güzelliği görme yeteneğini kaybetmeyen asla yaşlanmaz.
Yaşlanmak bir dağa tırmanmak gibidir. Çıktıkça yorgunluğunuz artar. Nefesiniz daralır ama görüş alanınız genişler.
Beynimiz yeni tecrübeler keşfettiği sürece insan genç sayılır.
E peki, siyasete atılan, 70'li yaşlarda aday adayı olan, hatta koltuğunu bırakmayan bunca kişi de bu özelliklerde mi?
O zaman şunlara bakmak gerekir.
İdealleri mi var, yaşamlarının son deminde ihtirasları mı?
Halen her gün yeni bir şey öğreniyor, araştırıyorlar mı yoksa onca senenin bayat bilgilerini tecrübe diye yeterli mi sanıyorlar?
Ülke ve millet için bir projeleri var mı?
Emekliliklerinde bir kenarda unutulmayıp, hoşça vakit geçirip ağırlanacakları ortam ve meşgale yakalamak mı amaçları?
Ceplerindeki parayla, yaşanmışlıklarıyla kurdukları dost ahbap ilişkileriyle, zeki ve yetenekli gençleri eleyip ön sıradan milletvekili olup cenazelerinin vip camiden kalkmasını mı planlıyorlar?

10 Şubat, 2026

GEÇMİŞLE YÜZLEŞMEK VE ÖZ ELEŞTİRİ

 Geçmişiyle yüzleşmek, sorgulamak, kendisinin veya içinde bulunduğu yapının hatalarını kabul ve açık yüreklilikle ifade edip eleştirebilmek, önce aydın ve donanımlı insan olmayı, sonra koca bir yüreği ve sağlam bir karakteri gerektirir...

İşte pek çok kişi bunu beceremez, çünkü yukarıdakiler eksiktir veya tam değildir.
Bunu yapamazlar, çünkü yanlışlarla dolu olduğunu bilse de, bir zamanlar ülkü haline getirdiği, uğruna mücadele ve kavgalar ettiği, bedeller ödediği, hatta oradan kişilik ve sıfat bulduğu bütün değerler bir anda değersizleşeceğinden, geçmişinde ve kişiliğinde büyük bir boşluk oluşacak ve kendini değersiz hissedecektir.
Bu yüzden sorgulamaya yanaşmazlar, en bariz yanlışları bile kabul etmedikleri gibi, bir grubun içinde kendileri fark etmeden bir yerlerin, bir üst aklın amaçları doğrultusunda kullanıldıklarını hiç kabul etmezler.
Kendilerini rahatlatmak için bütün hataları, yanlışları, pislikleri "ulvi davaya hizmet", "dava adamlığı", "davaya, lidere sadakat" kiliminin altına süpürmeyi tercih eder, bu hataları dillendirenleri, sorgulayanları ise hanin, dönek vs. diye nitelerler.
Hatta "Acaba gerçek benim inandığımdan farklı mıdır?" sorusunu sormaya bile yanaşmazlar, bu soru çok ağır gelir oturmamış kişiliklerine...
Yanlışları, hataları bilseler de kabul etmek onlar için kabustur, dünyalarının yıkılacağını sanırlar.
Psikoloji biliminde buna "Derealizasyon" bozukluğu deniyor, ki ileri seviyeleri psikiyatrik tedavi gerektirebilir.

02 Şubat, 2026

ZAMAN AFFETMEZ

 Hayatın dengesi şaşmaz. Ne kadar uzun sürerse sürsün, hiçbir kötülük sonsuza dek hüküm süremez. Tarihte sayısız kez zalimliğin yükseldiği, adaletin susturulduğu zamanlar olmuştur. Ancak her defasında bir kırılma yaşanmış, devran dönmüştür.

İnsan, kendi cehennemini de kendi cennetini de içinde taşır. Kötülük, bir noktada kendini tüketir. Kim bir uçuruma uzun süre bakarsa, uçurum da onun içine bakar.” Zalim, eninde sonunda kendi yarattığı karanlıkta kaybolur. Gücü elinde tuttuğunu sananlar, aslında kendilerini felakete sürükler. Çünkü hayatta hiçbir şey tek bir çizgide ilerlemez; her yükselişin bir düşüşü vardır.
Mevlâna asırlar öncesinden seslenir: “Şu toprağa sevgiden başka bir tohum ekmeyin, çünkü ne ekerseniz, o büyür.” Kötülükle büyüyen, kötülüğün içinde kaybolur. Adalet bazen geç gelir, ama mutlaka gelir.
Zaman, her şeyin en büyük şahididir. Kötülük, sonunda çürüyüp yok olur. Geceler ne kadar uzun olursa olsun, güneş her zaman doğar.

18 Haziran, 2025

KORKU VE KİTLELER

İbn-i Sina bir deney yapar;
İki kuzuyu iki ayrı kafese koyar. Kuzular aynı yaşta, aynı kiloda, aynı cinstir ve aynı yemlerle beslenir.
Tüm şartlar eşittir. Ancak, yan kafeste de bir kurt vardır ve kurdu sadece kuzulardan biri görebilmektedir.
Aylar sonra kurdu gören kuzu huzursuz, zayıf ve çelimsiz olduğundan ölür. Kurt kuzuya hiç bir şey yapmamasına rağmen, kuzu yaşadığı korku ve stres yüzünden ölmüştür.
Kurdu görmeyen diğer kuzu ise oldukça huzurlu olduğundan besili ve kiloludur.
İbn-i Sina bu deneyde, sürekli korku üreten olumsuz düşüncelerin insana hayatı nasıl zehir edebileceğini göstermiştir.
İnanç, ideoloji ve kimlikler de kaynağı kendi karşıtlarından oluşan sürekli korkular üretirler. Çünkü korku, çok kullanışlı bir duygumuzdur. Korktuğumuzda aklımız, mantığımız devre dışı kalır, sadece güce ve güvenliğe ihtiyaç duyarız.
Korkan insan tüm özgürlüklerinden vaz geçerek politik gücün zorbalıklarına gönüllü destekçi olur.
Bu nedenle insanları iki şekilde kontrol ederler. Birincisi insanları korkutmak, ikincisi demoralize etmektir.
Oysa aklı başında, moral gücü yüksek ve kendine güvenen insanları yönetmek o kadar kolay değildir.
Bu nedenle politik güç merkezleri, zorba politikalarıyla her şeyden şikayetçi mutsuz kitleler yaratırlar. Bunun sonucu olarak, ağlamak kolektif hale gelir.
Çözüm olarak, ağlayanlara ya mama verir ya da ağlayanların ağzına biber sürerler. Güçlerini korumak için de KANDIRMA, KORKUTMA, KIŞKIRTMA sistemini işletirler.
''Kırmızı Başlıklı Kız'' masalını bilirsiniz..
Bu masalda verilen mesaj çok açıktır.
Dış dünya, tehlikelerle ve kötülerle dolu bir dünyadır. Özgür ve başına buyruk yaşarsanız, başınıza korkunç olaylar gelir. Ama eğer büyük sözü dinler, otoriteye itaat edersiniz, güvenlik içinde yaşarsınız...
Bu masalda, Kırmızı Başlıklı Kız'ı kurttan kurtaran avcının işlevi ise, bugünkü politik-ideolojik toplum mühendisleri, insanlığı, dünyayı, ülkeyi, ümmeti, milleti, devleti kurtaran Şaban'lardır.
İşte insanlık, hep bu masallarla büyüdü, bu masallarla insan, toplum ve hayat algısına sahip oldu.
Korku, insanın hayatta kalma iç güdüsüdür. İnsan korkuları sayesinde azim ve hırsla mücadele eder, korkuları sayesinde motive olur, moral bulur. Gelişip ve ilerler.
Ancak, korkulan her şey de insanın özgür yaşamasının önünde bir engeldir. Bu nedenle insan, korku engellerini aşa aşa özgürleşir.
Bir de korkunun karanlık yüzü vardır. Üretilmiş, sahte, yapay korkular, hatta kendi zihnimizde ürettiğimiz hayali korkular yüzünden insan, çekingen ve tutuk davranır. Korkuları karşısında köleleşir..
Senaryosunu politik güçlerin kurguladığı korkular da, yaşama sevincinin ve coşkusunun eşlik ettiği rasyonel bir korku değil, hayatı yasaklarla iptal eden, ölüm severliğin eşlik ettiği akıl dışı korkulardır...
Çobanlar, koyunları kolay gütmek için onlara hep kurt masalları anlatırlar...